Yeni yazılar (daha öncekilerle birlikte) şu adreste:
http://www.duyguguncesi.net
New posts (also the previous posts) at:
http://www.duyguguncesi.net
Yeni yazılar (daha öncekilerle birlikte) şu adreste:
http://www.duyguguncesi.net
New posts (also the previous posts) at:
http://www.duyguguncesi.net
http://www.duyguguncesi.net
http://www.gurcanbanger.com
http://www.facebook.com/gurcan.banger
http://twitter.com/gurcanbanger
Eskişehir Sanayi Odası (ESO) geleneksel hale getirdiği “Ar-Ge Proje Pazarı” etkinliğinin bu yıl 3’üncüsünü gerçekleştirecek.
İlki 6-7 Ocak 2009, ikincisi ise 29-30 Nisan 2010 tarihlerinde yapılan Ar-Ge Proje Pazarı etkinliğinin üçüncüsü, bu yıl Bursa-Eskişehir-Bilecik Kalkınma Ajansı (BEBKA) ortaklığı ile 10-11 Mayıs 2011 tarihleri arasında Eskişehir Anemon Otel’de gerçekleştirilecek. Etkinliğe TÜBİTAK ve TTGV destek verirken, etkinliğin yürütücülüğünü ise SANGEM yapmaktadır.
Bu etkinlik; belirlenen tematik alanlarda proje fikri olan, projesi için katkı arayan araştırmacılarla bir teknik sorununa çözüm arayan sanayi kuruluşlarını bir araya getirmeyi hedeflemektedir. Böylece üniversiteler ve araştırma kuruluşlarından uzmanlar ile sanayi işletmelerinden ilgililer aynı ortamda fikir ve destek alışverişinde bulunma imkânı yakalayacaklardır.
Etkinlikte yapılacak sunumlarla; bilgi ve görüş paylaşımı, farklı uzmanlarla tanışma olanağı, proje işbirlikleri kurulması, finansal destek ve fikri mülkiyet mekanizmaları hakkında bilgilenme, yeni pazar ve iş olanakları hakkında fırsatları öğrenme olanağı sağlanacaktır.
Ar-Ge Proje Pazarı etkinliği çerçevesinde Eskişehir bölgesinin potansiyel ve yetenekleri de öngörülerek; proje başvuruları için; makine tasarım teknolojileri, metal şekillendirme, seramik, raylı sistemler, kimya ve proses, üretim teknolojileri ve işletme verimliliği, enerji ve enerji verimliliği tematik alanları seçilmiştir. Başvuru yapılacak projeler; fikir, fizibilite, araştırma, geliştirme, uygulama veya ticarileştirme aşamalarında olabilir.
Etkinlik hakkında, www.esinkap.net adresinden daha detaylı bilgiye ulaşılması mümkündür.
Yeni yazılarım için:
http://www.duyguguncesi.net
http://www.gurcanbanger.com
Duygusal yaşam, zihin tazeleme ve gazete günlük köşe yazılarımı bundan sonra http://www.duyguguncesi.net adresli blog’umda yayınlayacağım. Böylece izleyenler ve benim için süreç daha kolay olacak. Sevgi ve saygılarımla, GÜRCAN BANGER
Gürcan Banger
Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi
İlk elde aklıma geliverenleri sıralayarak başlayayım. Dinlemekten daha çok konuşmayı seviyoruz. Okumayı sevdiğimiz söylenemez. Televizyon programlarının güncellikleri ve İnternet’in doğrulanmamış abartıları ile idare ediyoruz. Gazete karıştırıp ciltlerle kitap okumuş gibi davranma eğilimindeyiz. Görüş belirtmeyi veya fikrî tartışmayı karşımızdakini alt etmek olarak düşünüyoruz. Katılımcı olmayı sadece kendi görüşlerimizi dayatmak olarak algılayıp ortak payda ve uzlaşmaya yönelmiyoruz. Kişisel olanı sosyal olanın, kendimize ait olanı hepimize ait olanın önüne koyma çabası içindeyiz. Eminim; saydığım sosyal ve kültürel ama çoğu zaman fanatik özelliklerimize sizin katabilecekleriniz de vardır.
Bilgi, Ar-Ge ve Yenilikçilik Çağı
Yaşadığımız çağda çevremizi bir bilgi okyanusu sarmış durumda. Bu muazzam birikim, hem kişisel hem de toplumsal olarak yararlanmamız için ona ilgi göstermemizi bekliyor. Bugün geçmişe göre gelişmişlik sıralamasında Batı’nın Doğu’ya oranla önde olmasındaki neden, bu görkemli okyanustan yararlanma oranıdır. Bu büyük birikimden yararlanmakta gösterilecek başarılar, yarın bu deryanın oluşumuna daha fazla katkı yapmak anlamına gelecektir.
Ne yazık ki; okumayı ve araştırmayı sevmiyoruz. Eğitim sistemimiz de uzunca bir süredir okuma yetkinliğini artırmada etkili olamıyor. Yapılan okumalar ise anlayıp tartışmaktan daha fazla, ezbere dönmüş gibi. Hem bireysel hem de sosyal olarak önlerde yer alabilmek için daha fazla okumak, okurken düşünmek ve okuduklarımızı saygı – hoşgörü çerçevesinde tartışmamız gerektiğini unutuyoruz.
Yaratıcılık ve yenilikçilik, sadece okuyarak öğrenilemez. İnsanın, kendi farklılığını yaratmasında doğuştan gelen özellikleri kadar büyüdüğü ve yaşadığı çevrenin yaptığı katkılar da var. Okumak ve daha fazla öğrenmek ise yaratıcılık ve yenilikçilik ufkumuzun genişlemesine neden oluyor. Böylece yaşam hakkında daha fazla fikir üretme, doğayı ve yaşama daha iyi anlama ve geleceği daha sağlam öngörme yetimizi geliştirmiş oluyoruz. Bunları yaparken, bir zihin ve emek tembelinin kolaycılığı ve kayıtsızlığından kurtularak kendi farklılığımızı, toplumsal açıdan ‘iyi, doğru ve güzel’ için kullanmış oluyoruz.
İnsan yaşamı anlarken ve açıklarken modeller kullanır. Modelleme, doğayı ve yaşamı kavramakta kullandığımız en etkin araçlar arasındadır. Örneğin bir plan veya maket, bir yapının modelidir. Bilgisayar üzerinde geliştirdiğimiz plan ve bütçeleri de modellere örnek olarak gösterebiliriz. “Genelde insanlar ‘şöyle’ davranır” dediğimizde de basit anlamda bir modelleme yapmış oluruz. Model, gerçeğin özetlenmiş bir örneğidir. Gerçeğin kendisi olmadığı için her zaman yetersizlikler, zayıflıklar ve hatalar içerebilir. Bu nedenle yaptığımız modellemenin değiştirilmeye ve düzeltilmeye aday olduğunu akıldan çıkarmamamız gerekir.
Modelleme, insan zihninin seçkin özelliklerinden birisidir. Bu niteliğimizi kullanarak yaşamı daha anlaşılır, açıklanabilir ve öngörülebilir hale getiriyoruz. Dolayısıyla model denen kavramın ne olduğunu sağlam şekilde akılda tutarak kendi modellerimizi yaratmak, insan olarak yetkinliklerimizi geliştirici bir özelliğe sahiptir. Buradaki tehlike, kişinin bir model yaratıp sonra da bu yarattığı modele vazgeçilmez biçimde tutkuyla bağlanması ve körleşmesidir.
İnsan olarak kendimizi değişik yol ve yordamlarla zihinsel ve duygusal yönlerden geliştirmek, gelecek konusunda daha güvenli olmamızı sağlar. Geleceği biçimlendirecek eğilimlerin ve yönelimlerin farkında olan insan, bir yandan attığı adımlar açısından daha güvenli olurken, kendi geleceğini kendisi yaratmanın farkındalığı ile mutluluğunu artırır.
Düşünsel ve Teknolojik Değişimin Neresindeyiz?
1970’li yıllara kadar bir kapalı köy ekonomisini andırıyorduk. Dünyada olup bitenden haberimiz yoktu. Bilişim, Internet ve iletişim teknolojilerindeki gelişme ile birlikte küresel ölçekte olup bitenden daha fazla haberimiz olmaya başladı. Ama bu bilgilenmenin de çoğu zaman denizin üstündeki köpüklerin altına inemediği bir başka gerçek olarak karşımızda duruyor. Dünyadaki hızlı bilimsel, teknolojik ve düşünsel değişimi, toplumun iliklerine işleyecek biçimde yakında izlemiyoruz. Bunda okuma, düşünme ve tartışma alanlarındaki zafiyetimiz rol oynuyor.
Her ne kadar kalite konusundaki çalışmalar, ülkemizde de yaygınlaşmaya başlasa da; bunun işletme veya kuruluş kültürümüzce özümsenmiş olduğunu söyleyemem. İşlerimizde ve çalışmalarımızda dünyada kabul görmüş standartları yakalamada başarılı değiliz. Büyük sınaî kuruluşlarımızı, aile şirketlerimizi, devletin değişik birimlerini, siyasal partileri veya sivil toplum kuruluşlarını mercek altına aldığımızda; bu gerçeği kolaylıkla kavrıyoruz.
Toplumu eleştirmekte cesur olanlar, komplo zihniyetine sahip bir topluluk olduğumuzu söylerler. Aslına bakarsanız; bu söylenen, bir felaket senaryoları manzumesinden öteye gitmiyor. Yaşamı, sürekli üretilmesi gereken stratejik açılımlarla birlikte kavramayı henüz öğrenmedik. Bu nedenle kuruluşlarımızda stratejik planlama ve yönetim ile bütçelemenin yaygın kullanımını görmüyoruz.
Kendimize yaşamın aynasında yaşam kalitesi açısından baktığımızda da ilginç görüntüler izliyoruz. Örneğin yaşam kalitesini görsellik ve imaj olarak algılıyor olmamız bunlardan bir tanesi. Dolayısıyla kendimizi düşünsel ve duygusal olarak değiştirmek yerine kılık kıyafetimizle ve kozmetik değişim ile yetiniyoruz. Hâlbuki yaşam kalitesi, insanların gelir hakkından sağlık koşullarının iyileştirmesine; kültür, sanat ve spor yapma hakkından güvenli bir ortamda yaşama kadar çok değişik faktörlerden oluşuyor. Kaliteli bir yaşam için buna benzer unsurların tümünde iyileşme olması gerekiyor.
Son 200 yılda (Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını saymazsak) önümüze büyük hedefler koymaktan giderek uzaklaştık. Hem toplum hem de birey olarak büyük hayallerimizin ve büyük hedeflerimizin sayısı ve niteliği düşüyor. Tembelliği hak olarak görmeyi ‘akıl ederken’, büyük küresel yarışta toplum ve birey olarak ayakta kalmak için daha verimli ve daha akılcı olmamız gerektiğini, ne yazık ki unutuyoruz.
İnsanın başarısı, öncelikle niyetiyle yakından ilgilidir. Bardağın dolu tarafını görmek, yapılan işte sinerji yaratır. Hâlbuki toplum olarak bardağın boş tarafını görme eğilimimizi bir türlü aşamadık. Çözümler konusunda gayretli, ısrarlı ve azimli olmak yerine olumsuzluk üreterek moral bozukluğu yaratıyoruz. Ayaklarımızı gerçek zemine basıp ihtiyaç duyduğumuz önlemleri almak ve çözümleri üretmek yerine hayali yanılsamalar üzerine gerçeği kurmaya çalışıyoruz. Bu bozuk ruh halinden kurtulmak için yol, yordam ve stratejiler geliştirmemiz gerekiyor.
Yüksek öğrenimde ders verdiğim yıllar, benim açımdan ilginç gözlemlere vesile olmuştur. Örneğin araştırmayı, yenilikçiliği, derinleşmeyi ve bunlara bağlı olarak kaliteli öğrenmeyi teşvik etmek yerine ‘işi kolaydan halletmeyi’ huy haline getirdiğimizi görüyorum. “Emek olmadan yemek olmaz” diyen bir anlayıştan kolaycı ve beleşçi bir zihniyete transfer olduk. Bu gidişin hayır olmadığını, toplumdaki kirlenme ile her defasında acı biçimde yaşıyoruz.
Yukarıda özetlediklerimi, şikâyet ya da hayıflanma olarak anlamamak lazım. Ailemizden kentimize, yakın çevremizden toplumumuza kadar her alanda önlemler almamız gerektiğini ifade etme çabasındayım.
Kuruluşların yaşam kültürü –buna örgüt kültürü de denir– dile getirilirken önemli bir unsurdan söz edilir. Bu; farklı, başka ve aykırı olanın daima korunup kollanmasıdır. Çünkü bu tür insanlar, kuruluşta değişimin, yenilikçiliğin ve ahlaki denetimin yaratıcısı veya sürdürücüsü olarak orada bulunurlar. Onları sistemin dışına çıkarmak, kuruluşun ataletine ve örgütsel miyopinin oluşmasına neden olur. Müzik, notaların kendisi değil; notalar arasındaki farklardır, ses ile sessizliğin oluşturduğu aykırı uyumdur. Dolayısıyla kuruluş içindeki farklılıklar da örgütsel bir müzik ve uyum yaratır. Farklı olmanın önemi buradadır.
Yaşamı ilginç hale getiren insanlar arasında kendi farklılığını yaratanların seçkin bir yeri var. Bu nedenle olayların temel unsurlarını yakalayabilmek, ayrıntının yarattığı beklenmedik etkileri kavrayabilmek ve geleceği sağlam biçimde öngörebilmek için insanın sıra dışı düşünebilmeyi başarması gerekir. Sıra dışı bir düşünme becerisi geliştirmede, hiç kuşkusuz nitelikli eğitimin yeri inkâr edilemez. Ama olayların arka planını araştırmak ve sadece sonuçla yetinmeyip bu sonucu oluşturan şartları araştırmak, sıra dışı düşünebilmek becerisine katkı yapar. Bu arada kendi farklılığını yaratabilmiş insanların bilgi ve deneyimlerinden yararlanmanın özel önemine işaret etmeliyim.
Pek çok insan; yaşamı aktığı, gelip geçtiği gibi yaşamayı tercih eder. Pek fazla sorgulama ve değerlendirme ihtiyacı hissetmez. Bu tür kişilerin yakın çevreleri dışında kalıcı bir iz bıraktıklarını söylemek de zordur. Fakat yaşamda başarıya imza atmak ve geriye iz bırakmak isteyen insanların bu örneğe göre farklı davranmaları gerekir. İnsanın hem kendi, hem ailesi, hem de ülkesi adına büyük başarılara imza atabilmesi için zihinsel olsa da geleceği öngörüp kurgulayabilecek yönelimleri olması gerekir. Bu satranç veya tavla oynarken, rakibin bir sonraki hamlesini öngörmeye çalışmak gibi bir uğraştır. Yaşama ilişkin öngörü çabaları, sizin geleceğe daha hazır olması için uygun antrenman türlerinden birisidir. Sadece yaşamdan dersler çıkarmak yetmez; aynı zamanda gelecek tasarım ve kurguları da yapabilmek gerekir. Gelecek kurgusunu ciddiye almayan bir kişinin bitkisel bir yaşama doğru ilerlediğini söylemek yanlış olmaz.
Dünya ölçeğinde kitaplarda, dergilerde veya Internet sitelerinde “En İyi Uygulama” başlığı altında haberler yer aldığını izleriz. Aynı başlığı kullanarak değişik bilim, disiplin veya sanat dallarında ödüller verildiğini okur veya duyarız. “En İyi Uygulama” sözü ile ifade edilen o dalda en başarılı çalışma veya uygulanmış projedir. Dünyadaki en başarılı uygulamaları öğrenmek ve bunları yaratan şartları öğrenmek, her zaman kişinin ve kuruluşun kendisini geliştirmesi için uygun bir iklim yaratır.
En iyi uygulamaları incelemek konusunda şöyle bir önerim olabilir: Öncelikle böyle bir olay, sistem veya projeyi var eden unsurları listeleyip analiz edin. Başarıyı oluşturan süreçte hangi unsurlar yer almıştır? Diğer yandan bu unsurları bir bütün olarak bir arada tutan ilişkileri değerlendirin. İlişkiler, bütünün parçalarını başarıyla bir arada tutabilmek için nasıl çalışmaktadır? Daha sonra sistemin amacı üzerine kafa yorun. Girdilerini ve çıktılarını araştırın. Başlangıcından başarı noktasına ulaşıncaya kadar sürecin geçirdiği aşamaları dikkatle inceleyin. Bu çalışma modelini bir alışkanlık haline getirdiğinizde; başarılı uygulamalar sizin için bir ansiklopedi zenginliğinde olacaktır.
Ülkemizde 1970’li yılların popüler ifadesi, “Eğitim, üretim içindir” idi. Köy Enstitüleri’nin de ana fikirlerinden birisi olan bu yaklaşım bize önemli bir ipucu verir: Bilgi, sadece bilgi olduğu için de değerlidir; ama bilginin uygulamaya dökülmesi ve yaşamsal gelişmeyi sağlamak üzere bilgiden yararlanılması, ona daha özel bir anlam katar. Bilenle bilmeyenin, ukala ile bilgenin farkını yaratanlardan birisi bu gerçektir.
Bazı şeyler var ki; paylaştıkça çoğalır. Örneğin sevgi ve bilgi böyledir. Keza deneyim için de aynı anlayışının doğruluğundan söz edebiliriz. Bilgi ve deneyim paylaşımı, kimi zaman kişiler, bazen kuruluşlar arasında gerçekleşir. Yaşadığımız dönemin Ağ Toplumu Çağı olarak anılmasının nedenleri arasında paylaşımla ilgili mekanizmaların gelişmesinin etkisi var. Herhangi bir konu etrafında veya bir sorunun çözümü için düşünce ve bilgi paylaşım platformları kurmak, giderek yaygınlaşan yönelimlerden birisi olarak gözleniyor.
Paylaşım platformlarının çok değişik türleri var. Sivil toplum eksenli örnekler gördüğümüz gibi ekonomik işletmelerin kümelenme yaklaşımı etrafında sınai veya ticari topluluklar oluşturduklarını da gözlüyoruz. Paylaşım platformları; bilgi, deneyim ve görüş paylaşmak kadar birlikte olmaktan kaynaklanan sinerji yaratma hedefine de yönelmiş olabiliyor. Yurttaşlığın her geçen gün daha fazla komşuluk olarak anlaşıldığı bu dönemde platformların önemi de artıyor.
Platformlar, genelde aynı alanda çalışan veya benzer sorunları çözmeye uğraş veren kişi veya kuruluşları bir araya getiriyor. Çoğu zaman yaşamsal sorunlar, tek odaklı veya tek konulu olmayabiliyor. Özellikle ölçek olarak orta veya büyük kabul dilebilecek sorunların çözülmesinde farklı bilim veya disiplinlerden uzmanların bir araya gelmesi gerekiyor. Yine örneğin kentsel ölçekte bir konuda sorunun birbirinden farklı paydaşları olabiliyor. Bu nedenle yaşadığımız çağda kimlik veya içerik olarak farklı kesimlerin bir araya getirilmesinin özel anlamı ve değeri var. Çok özneli bir dönemde sosyal davranış modelinin de çok özneliliğe uygun olması gerekiyor.
Yukarıda ele aldığım çerçeve de dâhil olmak üzere; çabalarımızın, uğraşlarımızın ve çalışmalarımızın hedefinde başarılı olup daha kaliteli bir yaşamı yakalamak var. Ama çoğu zaman yaptığımız işte başarının ne olduğu konusunda yeterince açık ve tanımlı değiliz. Sonuçta ne çıkarsa onunla yetinmeyi içimize sindiriyoruz. Sonuç olumsuz olursa, ancak o zaman yaşanmış süreçten kendimize dersler çıkarmaya çalışıyoruz. Halbuki işe başlarken başarı ve başarısızlığı tanımlayacak kriter ve göstergeleri belirlesek, sonuçta geldiğimiz noktayı değerlendirmek çok daha kolay olacak.
En silik mürekkep bile en iyi hafızadan daha iyidir. Bu nedenle başlangıç şartlarımızı, süreci, girdileri, beklenen sonucu ve çıktıları kayıt altına almak zorundayız. Düşünceleri, yaşananları ve deneyimi kâğıda dökmek, yazılı kültürün gereklerindendir. Hangi türden bir kuruluş içinde olursak olalım; yazılı kültür anlayışını geliştirmeden kişisel ve sosyal ilerlemeyi sağlamak hayli zordur. Örneğin bir sorun tespit ve çözme sürecinin kayıt altına alınması, bir yandan deneyim birikimi sağlarken, diğer yandan deneyimin gelecek dönemlere aktarılması ile bir kurumsal kültürün oluşmasına yol açacaktır.
Bir iş yapma modelinin geliştirilmesi de yazılı kültürle yakından ilgilidir. Gerekli kayıtları tutmayan bir ekonomik işletmenin veya sivil kuruluşun çok uzun soluklu olmasını beklemek hayal olur. Yazılı kültür, yapılan işin bir sistem haline getirilmesinin mekanizmalarından birisidir.
Ne yazık ki; bir takım olarak çalışmanın yaratacağı olumlu etkilerin bilincinde olmayabiliyoruz. Takım çalışmasını denediğimizde ise bunu başaracak koşulları yaratamıyoruz. “Milli ruh, birlik, beraberlik” gibi sözcükler dilimizden düşmüyor ama ne yazık ki, hemen hemen hiçbir ölçekte bunu başaramıyoruz. İşbirliği, uzlaşma ve ortak payda oluşturma gibi konulardaki sıkıntılarımız, üzerinde düşünmemizi ve çalışma yapmamızı bekliyor gibi.
Bir arkadaşım, yaşam felsefesini içselleştirmiş olmaktan söz ediyor. İnsana yapıştırılmış gibi durmasını eleştiriyor. Haklıdır. Ama sanırım eksik bıraktığı bir nokta var. Bir yaşam modelinin içselleştirilmesi, sıfır zamanda olmuyor. Sadece okuyarak ya da konuşarak elde edilmesi de mümkün değil. Bir bardağın damlalarla dolması gibi adımlar halinde yol almak gerekebilir. Önemli olan, kişinin kendini çevirdiği yön ve bu istikamette adımlar atıyor olması. Yaşamın hangi kalite noktasında olduğumuzdan daha çok, o noktaya doğru hareketlenmiş olmamızı önemli buluyorum. Gören gözün ise bulunulan noktadan daha fazla, hareketin kendisini algılamasının değerli olduğu kanaatindeyim.
Hepimizin türlü kaynakları var. Para, bilgi, bedensel sağlık, fiziksel güzellik veya zamanı bunlar arasında sayabiliriz. Elimizde var olanla yaşamsal amaçlarımızı gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Yaşama dair attığımız her adımda kaynaklarımızdan bir kısmı tükeniyor. Eğer elimizdeki kaynakları bir sinerji oluşturacak biçimde değerlendirebilirsek, o zaman daha kaliteli ve verimli bir yaşam yakalamamız mümkün olabilir.
Olumlu olana, çevremizdeki yeni potansiyel ve fırsatlara yönelmeyi başardığımız ölçüde yarattığımız sinerjinin meyvelerini toplamak mümkün oluyor. Ama sinerji dediğimiz olgunun, tek kişilik olmadığını da bilmek gerekir. Sinerji yaratmak isteyen kişi, aynı zamanda başka insanlarla birlikte bir takım olmayı, uyumlu çalışmayı ve hem bireysel hem de grup içinde çalışma verimliliğini artırmayı başarmalıdır.
Kişi vardır; bir takım içinde varlığı ve yokluğu belli olmaz. Onu bir takım oyuncusu olarak görmek de her zaman mümkün olmayabilir. Muhtemelen girişimciliğin ve inisiyatif almanın teşvik edilmediği koşullarda yetiştiği için bir türlü ön plana çıkamamıştır. Olumsuz bir örnek olmasına rağmen baskın olan siliklikten dolayı böyle bir sorunu tespit de zordur. Bu nedenle yaşam ortamlarının girişimciliği ve inisiyatif almayı özendirmesi önemlidir. Böylece yukarıda sözünü ettiğim sinerjinin açığa çıkarılması kolaylaşır.
Bir işi amatör bir heyecanla yapmak, aynı zamanda eğlencelidir. Bu türün, kendine özgü bir motivasyon modeli de bulunuyor. Ama bir diğer boyutta; yapılan işin uzmanlığını ve profesyonelliğini yakalamanın da özel bir değeri var. Belki şöyle demeliyiz: Amatör heyecanıyla profesyonel gibi yaşamak… Muhtemelen böyle yaptığımızda; hem daha az hata yapacağız hem de ihtiyacımız olan sinerjiyi yaratabileceğiz.
Amatör ruhla ve yarattığımız sinerji ile kazanmanın hazzına varmak güzel. Kazandığımız kimi zaman bilgi, bazen tanınırlık, bazı durumlarda ise para olur. Ama bunlar, insan yaşamının tümünü oluşturmaz. Attığımız her adımın bir ahlaki çerçeve ile donatılmış olmasının önemini bilmek gerekir. Bu anlayıştır ki; kendimiz dışında başka değerlere; örneğin bizi ailemiz, toplumumuz ve ülkemiz için yararlı işler yapmaya teşvik eder. Böylece var olmayacağımız bir geleceğe izler bırakmamız mümkün olur.
Hepimizin hayalleri var. Bunlardan bazıları sabun köpüğü gibi; bir an var, sonra yok. Hayaller, hedeflere dönüşmediği sürece bir tatlı gönül sarhoşluğu olmanın ötesine geçemiyor. İçimizdeki hayal potansiyelini, kimi zaman erişilmez görünse de, ayakları yere basan hedefler haline dönüştürebildiğimizde; kaliteli ve mutlu bir yaşam üretebiliriz. Hiçbir zaman denemek için geç değil.
Gürcan Banger
Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi
Ne hoştur uzun yürüyüşler… Benim akıl dinlenmelerimdir. Şimdilerde pek fırsat bulamasam da, yürüdüğüm zamanlar benim için düşüncelerime özgürlük kattığım anlardır. Sınırları kaldırıp düşüncelerimi zihnimin rüzgârlarına salıvermenin ne büyük mutluluk olduğunu anlatmakta belki güçlük çekebilirim. Ama içsel bir dinginliğe ulaştığımı yüzümün tüm kıvrımları ve gözlerimin ışığı ele verir.
Bazen yaşam sevinci dolu bir ses kulaklarımda çınlar. Kimi zaman bir çift gözle çakışıveririm. Bazen bir çocuğun sevinç çığlıklarını duyduğum anda çakıştığım gözlerdir onlar. Belki sahipsiz bir kedinin güvenli bir kucak aradığını fark ettiğim anda o gözlerle karşılaşmışımdır. Belki de bir köpeğin. “Sahibimin sınırlarına sakın fazla yaklaşma ha!” Dediği anda. Ne hoş bir duygudur bir anda bakışların tanışması. Bir anda sözcükleri aşan duygusal bir konuşma oluşuverir iki canlı arasında. En becerikli söz ustalarının bile beceremediği sessiz bir konuşmadır bu. Tüm anlam, güzellik ve derinlikte konuştuğunuz halde sizden başka kimsenin duyamadığı, karşılıklı iletişimin en derinidir yakaladığınız. Sözcükler kaybolmuş, tüm lisanlar aynılaşmıştır bir anda. İşte bu yüzden bu anlar çok özeldir. Bu denli özel olmasındadır zaten güzelliği.
Bazen de bir çocuk oyunu ile meşguldür beynimin kıvrımları. Aklıma yerleşen her bir sorunu bir balona yerleştiririm ve keyifle bırakıveririm balonun ucunu. Balonlarım renklidir benim. Kimi sorunum kırmızı balona yerleşir, kimi maviye, kimi mora, kimi yeşile, kimi de sarıya. Aklıma takılıp rüzgârın salınışına bıraktığım ne çok baloncuk olur etrafımda.
Bu defa farklı bir güzellik yakaladım. Bu defa yakaladığım güzellik bir gülün renginde kendini buldu. Birden öfkeyle aklıma takılan o kopkoyu dehliz bir evin bahçesinde gördüğüm gonca gülde renklendi. Pembe mi renk vermişti şekere? Şeker mi pembenin derinliklerinde kaybolmuştu acaba? Rengârenk balonlarım uçuşurken rüzgârda şeker pembesi olanı gitmiyor hiç uzağa.
Yaşamın keyfini yakalayabildiğimiz anların pek de fazla olmadığını hatırlayacak olursak bazen bir rengin ardından, insanın kendini bambaşka bir serüvenin içinde buluvermesi hiç de güç değil.
Işığı ve gölgeyi görebilmek… Renkleri ayırt edebilmek… Renklerin bazılarına özel anlamlar yüklemek… Yaşamı anlamlandırmanın vesileleridir renkler. Gören gözler için, duyumsayan gönüller, seven kalpler için…
Bayramı Anlamak ve Yaşamak
Gürcan Banger
Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi
Eğer bu âlemin birkaç sırrı varsa, hiç kuşkusuz bunlardan bir tanesi ona bakışımızda. Biraz dikkat ettiğinizde fark edeceksiniz; Dünyayı, ona bakışımız anlamlandırıyor. Hâlbuki Dünya zamanı bizim onu anlamlandırmamızdan bağımsız olarak kendince akıp gidiyor. Kendi temposunda, kendi bildiği gibi… Biz bu akışı bazen yavaş, bazen hızlı gibi algılıyoruz. Onu, kendimizce koyduğumuz başlangıç ve bitiş işaretleriyle farklı şekillerde anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyoruz.
Zamanın akışı içinde özel anlarımız var. Yıldönümleri ve bayramlar gibi. Sevinçli veya hüzünlü geçirdiğiniz bayramları hatırlayın. Bayram günlerini bayram yapan, ona sevinç veya hüzün katan bizim ona dokunma biçimimiz değil midir? Bu özel günlerde kendimize bakıp, yaşamı algılama biçimimize çeki düzen vermeye çabalıyoruz. Adına yıldönümü veya bayram diyelim, diğerlerinden ayırıp adlandırarak anlamlandığımız günler o ana kadar olan yaşam tarzımızı yeniden gözden geçirip, çevremize ve yaşama daha olumlu bir bakış açısı geliştirmeyi güdüler. Kendimizi yeni ve taze farkındalık ve teşviklerle yaşama yeniden bağlamaya çalışırız. Zamanın geri gelmeyecek anlarından dersler çıkarıp gelecek için yeni kararlarla güç toplarız. Uzakları ve uzaklaşmışları yakın etmeye gayret ederiz.
Yaşama şöyle bir baktığımızda, nice çetin bir mücadelenin sürdüğünü görmek zor olmuyor. Yaşam, her an giderek daha fazla çaba gerektiren bir yarışa benziyor. Bu koşuşturmanın adına rekabet diyerek kendimizi bu hızlı yaşama uyumlulaştırmaya çalışıyoruz. Uyum sürecinde daha güçlü olanlar, bu yarışta daha kolay yer alıyor. Güçsüzlerin daha yarışın ortalarında kaybetmeye mahkûm olduklarını fark ediyoruz. İşte; bayramlar bu noktada farklı bir anlam kazanıyor. Ailemizle, yakınlarımızla, tanışlarımızla ve arkadaşlarımızla yepyeni yaşam enerjisi yüklediğimiz anlar olarak…
Eğer adına şans dersek, tabii ki şanslı sayılabilecek olanlar var. Bazıları için yaşam, sanki daha fazla fırsatlar sunuyor. Şanslıların yaşamına bardağın dolu tarafından baktığımızda, böyle yaşamlara gıpta ettiğimiz oluyor. Ama madalyonun her iki yüzünün de kendine özgü sorunları var. Bir hayal dünyasında yaşar gibi gerçekte yaşamda yer almak, pek mümkün değil. Acı ve mutluluk, sevinç ve keder, kazanç ve kayıp kolaylıkla aynı yaşamda yer bulabiliyor. Ama yaşamın tonlarını ve renklerini görebilmek bizim elimizde. Yaşamın en zor anlarında bile yaşamanın tadına varabilmek, bizim kendi gücümüzle gerçekleştirebileceğimiz bir olgu.
Kendimize sormalıyız. Yaşama karşı niyetimiz nedir? Sıklıkla söylediğim gibi; yaşam, gerçek anlamda bir aynadır. Ona şikâyet ederek bakarsanız, o da sizden şikâyet eder. Böylece birlikte mutsuzluk sinerjisi yaratırsınız. Yaşama sevgi ile baktığınızda, tüm zorluk ve acılarına rağmen yaşam da size sevgi ile bakacaktır. Bayramlar bize yaşama olumlulukla ve sevinçle bakabilme fırsatı sunuyor. Bunu doğru değerlendirmek gerekir.
Bazen yaşamı oluşturan nesne ve öznelerin anlam ve önceliklerini karıştırıyoruz. Araç olan ile amaç, birbirinin yerini alıyor. Mutlu olmayı amaçlarken, araçlara sahip olma fikrine takılıp kalıyoruz. Dünyanın anlamı nedir? Mutlu olmak mı, sahip olmak mı? Mutluluk, her zaman sahip olmanın doğal sonucu olmuyor.
Mutluluğu kabul edilebilir ölçüde coşkuyla, ama acıyı mutlaka akılla karşılamak gerekir. Yaşamın devam ettiğini ve her acının bir ders olduğunu iyi kavramalı insan. Sevilen bir kişinin kaybedildiği durumda, onu sevenlerin tepkilerini dikkatle izlerim. Ölümü bile saygı ve ağırbaşlılıkla karşılayan insanlara her zaman gıpta etmişimdir. Onların, ölümün sadece bir anın bitişi ve bir başkasının başlangıcı olduğunu iyi bildiklerini ve yaşama buna göre hazırlandıklarını düşünürüm.
Farklı dinlerin, farklı halkların türlü çeşitli bayramları var. Ama bir bayramın ana fikri; iyi niyet, saygı, hoşgörü, barış içinde bir arada yaşama ve sosyal dayanışma demekse eğer, o bayram hepimizin bayramı demektir. Çünkü paylaşmamız gereken, Dünyada giderek eksilen ve ama hepimizi yakından ilgilendiren daha çok sevgidir.
Ortak Payda ve Uzlaşma
Gürcan Banger
Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi
Yaşamı ya siyah ya da beyaz gibi iki karşıt uç olarak anlamak, sosyal bakış açımızın vazgeçilmez unsuru haline gelmiş adeta. Siyasete bakışımız, bir başka insanı sevişimiz ya da bir takıma olan taraftarlığımız da böyle. Grilere tahammül edemiyoruz.
Pek çok örnek göstermiştir ki; birlikte iş yapmakta çok başarılı değiliz. Bunu şirket kurarken de bir dernekte çalışırken de gözlüyoruz. Bizim için işbirliği, ‘ezelden ebede kadar birlikte olmak’ anlamına geliyor. İşbirliklerinin zamana veya konuya bağlı olabileceğini kabul edemiyoruz. Bu nedenle biten sevgilerin veya ilişkilerin, karşılıklı tarafların birbirlerini yok etme noktasına gelebildiğini görüyoruz. Kabul görmemiş sevgilerin, değişen duygusal seçimlerin veya biten iş ortaklıklarının namlunun ucuna dek uzanabilen olumsuz sonuçları olabiliyor.
Toplumun tamamını ilgilendiren sosyal, ekonomik veya siyasal konulara geldiğimizde; işbirliğinin ve ortak payda oluşturma ile uzlaşmanın önemi daha açık biçimde ortaya çıkıyor. Biliyoruz ki; toplumda çok farklı görüşler ve yaşam biçimleri var. İnsanlar; düşüncelerine, inançlarına veya geleneksel kültürlerine göre – yasalar çerçevesinde kalmak üzere – çok farklı biçimlerde yaşıyorlar. Bu yaşam modelleri arasında çoğunluğu oluşturanlar da var azınlıkta kalanlar da…
Dünyayı siyah – beyaz olarak anlama yanlışı, kendisini ortak payda ve uzlaşma anlayışında da ortaya koyar. Şöyle ki; farklı görüşlerin oylanması sonucunda oluşan tablo, bir ortak payda veya uzlaşma olarak kabul edilir. Seçilenin, ‘seçilmiş’ ve herkesçe benimsenmiş olduğu kabul edilir. Hâlbuki konuya diğer açıdan bakıldığında; böyle bir anlayışın, ‘seçilmeyen’ için ortak paydanın ve uzlaşmanın dışında bırakılmak anlamına geldiği görülür.
Eğer bir sosyal toplulukta demokrasi fikri varsa, böyle bir durumda çoğunluğa dayalı oylama ile yapılan seçimler, ortak paydayı ve uzlaşmayı değil; aksine ayrılık hatlarını keskinleştirir ve derinleştirir. Bu nedenle – şekli ne olursa olsun – çoğunluğu esas alan oylama istemleri, ortak payda oluşturmanın ve uzlaşmanın temel aracı olarak kabul edilemez. Bir toplumda seçim sisteminin var olması, orada ne demokrasinin varlığını ne de sosyal ortak payda ile uzlaşının mevcudiyetini gösterir. Çağdaş demokrasi, farklı olanın farklılığını sürdürebilirken, toplumun diğer kesimleri ile ortak ilkeler ve hedefler benimseyebilmesi – bu anlamda ortak paydalarda buluşması – demektir.
Bugün artık pek çok nüanslar içeren demokrasi kavramı, halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi demektir. Demokrasi, bulunulan çağa ve sosyal ortama göre bazı farklılıklar gösterebildiği gibi, o ‘çok yönlü çağa’ ait bazı olguların öne çıkmasını da sağlar. Bugün ortak payda ve uzlaşmayı öne çıkaran demokrasi fikrinde vazgeçilmez unsur iletişimdir. Hele Türkiye gibi bir ülkenin olmazsa olmaz şartı olan sosyal uzlaşı açısından bakıldığında; demokrasinin ön koşulu kaçınılmaz biçimde iletişimdir. Kısaca; demokrasi iletişimdir.
Çok farklı yaşam modellerinin, farklı dünya görüşlerinin ve farklı duygusal biçimlerin bir arada yaşandığı toplumlarda da demokrasi gerçek anlamda var olabilir. Bunun için toplumdaki farklı kesimler (ve yurttaşlar) arasındaki iletişim olanaklarının ve fırsatlarının zenginleştirilmesi ve yaygınlaştırılması şarttır. Bir araya gelişler demokrasi ihtimalini ve potansiyelini artıracaktır. Ama öncelikle demokrasinin çoğunlukçu seçimden önce iletişime ihtiyaç duyduğunun fark edilmesi gerekir.